Yazı Detayı
15 Mart 2019 - Cuma 09:00
 
SOREN KİERKEGAARD’IN “ÖLÜMCÜL HASTALIK UMUTSUZLUK”U VE KAYGI (ANKSİYETE) NIN OLUMLANMASI (3. BÖLÜM)
Yalçın Doruk
yalcindoruk@haberimvartokat.com
 
 

(Bu makale 3 bölüm halinde yayınlanacak olup bu 3. ve son bölümdür.)

 

...

Aslında İbrahim’den istenen şey içkinliğin etik değerleri içerisinde ikili bir tercih değildir. Bu husus Tanrıların gazabından korkup oğullarını veya kızlarını kurban eden Azteklerin veya bolluk ve bereket için Kibele’ye kurban sunma ritüellerinin dışında bir şeydir. Bu ritüellerin görünür bir rasyonel zeminde açıklanması mümkündür ancak İbrahim’in durumunda etik’in açıklayamadığı, yetersiz kaldığı ve yerini “üstetiğe” bıraktığı bir durum göze çarpar. İbrahim salt bir iman uğruna oğlunu feda etmiştir. Yani Kierkegaard’ın tanımladığı etik ahlak ilkesinden, dinsel evreye bir sıçrama yapmıştır. Bunu da ancak İbrahim bilincinde biri gerçekleştirebilirdi.

 

 

Marksist bir söylemle ifade edecek olursak burada diyalektiğin nicelikten niteliğe geçiş yasası gerçekleşmiştir: “Bu yasa, doğada, bilinçte ve toplumda alt olandan üst olana doğru ilerlemenin hangi koşullar altında gerçekleştiğini açıklar. Bu  yasaya göre her türlü gelişme, nicelikçe birikimlerin zorunlu olarak nitelik değişimini gerektirmesiyle gerçekleşir. Örneğin, yüz dereceye kadar kaynatılan su nitelik değiştirip buhar olur, bilgisi çoğalan tıp öğrencisi nitelik değiştirip hekim olur, gerekli oy sayısını bulan milletvekili adayı nitelik değiştirip milletvekili olur vb. Bu nesnel ve evrensel yasa evrim ve devrim deyimleriyle de dile getirilir. Evrim ve devrim, gelişmenin, birbirlerine sıkıca bağımlı iki yanıdır. Gelişmenin gerçekleşebilmesi için bir yanda nicelikçe birikmeler (evrim), öbür yanda nitelikçe değişmeler (devrim) gereklidir. Evrimsel gelişme zorunlu olarak devrimsel gelişmeyi doğurur. Nicelikten niteliğe bu geçiş ani olarak ‘sıçrama’yla gerçekleşir. Örneğin 99 dereceye kadar niteliğini sürdüren su bir derece daha ısınmakla birdenbire buhar, bin oy alması gereken ve 999 oya kadar aday niteliğini sürdüren kişi bir oy daha almakla birdenbire milletvekili olur. Doğa, toplum ve bilinç bu yasayla devinir ve gelişir.9

 

 

     Kierkegaard bu hususa “Ölümcül”de de bazı açıklamalar getirir: “Tanrı için her şey mümkündür, aslında onsuz hiçbir kurtuluş yolu yoktur. Bir bayılan olduğu zaman insanlar su, kolonya diye bağırırlar ama umutsuzluğa düşen biri için imkân imkân diye, haykırılır.” Hatta Kierkegaard bazı sayfalarda açıklamalarını daha da yükseltir: “İnançlı kişi umutsuzluktan doğan kaybını görür ve duyumsar ama inanır. Bu onu mahvolmaktan korur. Kurtuluş yolu konusunda her şeyini Tanrı’ya teslim eder,  Tanrı için her şeyin mümkün olduğuna inanmakla yetinir. Bunu yapan insan için artık yok oluş’una inanmak imkansızdır. Böylece her beklentiye karşın mucizevi kutsal yardımın ortaya çıktığı muhteşemlik aracılığıyla Tanrı müminin yardımına koşar. Mümin, olabilirin sonsuzluğu ve umutsuzluğun kesin panzehirini elinde  tutar; çünkü Tanrı her an her şeyi yapabilir. Olabilirden yoksun olmak her şeyin bizim için ya zorunluluk ya da bayağılık haline dönüşmesi anlamını taşımaktadır. Gerekirci, kaderci kişiler ben’lerini kaybeden umutsuzlardır; çünkü onlar için yalnızca zorunluluk vardır. Bu tüm yiyeceği altına dönüştüğü için açlıktan ölen kralınki ile aynı serüvendir”

 

 

     Kierkegaard’ın felsefesinin çelişik yönleri göz önüne alındığında “Ölümcül”deki bu açıklamalar daha az çelişik görünüyor. Bu zeminde devam edersek; Kierkegaard’a göre Tanrı “Her şeyi olabilir kılandır” yani İslami ifadeyle Allah her şeye kadirdir. İşte bütün bunların toplamı bizi şöyle bir yoruma götürür: Umutsuzluğun tinsel krizinin en üst noktasında sarsıntı geçiren şuurun karşısına yukarıdaki satırlarda da açıklamaya çalıştığımız iki yol çıkmaktadır: Özbilinç ya tinsel krizinin sonlu olana yöneldiği umutsuzluktan mütevellit sürekli bir hastalık haline, nihilizme, daisen fırlatılmışlığına veya Sartreci baldırıçıplaklığa sürüklenecek ya da bu krizin sonsuz olana yani Tanrı’ya yöneldiği ve “umutsuzluğun reddine karşı umutsuz olunamayacağı” türünden doğru bir algıya kavuşacaktır. Yine böylelikle insan gerçek fıtratına dönmeye zorlanacak ve en son aşamada Tanrı’nın kadirliğine iman ile birlikte ben’in ulaştığı ancak derecesinin azlığı veya çokluğu bilinemeyen bir metanete doğru yol alacaktır. Burada Kierkegaard, kişinin ruh katmanlarındaki iman telakkisinden veya umutsuzluğun kesin yok oluşundan ziyade umutsuzluğu reddedetmenin mümkünlüğünden hareketle, ben’e “ölümcül”den bir çıkış yolu aramakta ve onun varoluşsal çürümesine karşı imanın en azından koruyucu bir rol üstlendiğini vurgulamaktadır. Kierkegaard’ın tanımladığı umutsuzluğun çoklu yönü her ne kadar bizi bazı noktalarda içinden çıkılmaz bir duruma sürüklese de yine de onda çok net ifade edilen hususlar da sözkonusudur,. Mesela sıradan veya şuura gelmemiş, varoluşunu kavrayamamış insanın umutsuzluğunu tekrar tekrar anlatırken şu ifadelere yer verir: “Bilinçsizliğin en yüksek noktasındaki umutsuzluk en aşağıdadır,o kadar aşağıdadır ki bu durumun umutsuzluk olarak anlandırılıp adlandırılmayacağı bile sorulmaktadır. “Peki, bu durumda kişinin umutsuzluğunu ve kaygısızlılığını bilmesinin ne önemi var, kişi bu halde mutluysa onu kaygıya ve umutsuzluğa (ölümcüle) sürüklemenin ne gereği var, kişi bunu bilince daha az mı umutsuz olacak veya kaygısı daha da mı azalacak? Kanımızca Kierkegaard’ın ölümcülünün en can alıcı noktası işte burasıdır. Ona göre bu bilinçsizlik çok ciddi riskler taşır, kişinin bu bilinçsizliğinin ömür boyu süreceğinin bir garantisi yoktur ve bilinç real yaşam tarafından bu yönde sürekli tehdit edilmektedir. Özellikle son dönemde dijitalin ve tekniğin ilerletilmesinin insan hayatı üzerindeki olumsuzluğu da düşünüldüğünde Kierkegaard haklı gibi görünmektedir. Bir de bu tip umutluluklar bir yanılsama ise bunun farkında olmamak yanılsamayı daha da artırır hatta insanı yanılsamanın yanılsamasına iter. Bu aynı zamanda hem umutsuzluğun hem de katmerli bir yanlışlığın içinde olmaktır. Bu bilgisizliğin umutsuzlukla olan ilişkisi kaygıyla olan ilişkisinin aynısıdır. Tinsel yokluğun kaygısı, zihnin içi boş güvenliğinde daha iyi görünür. Ama kaygı aynı umutsuzluk gibi, aslında vardır ve duyuların aldatmasının bastırdığı metanet ve huzur yanılsaması yok olduğunda, insan kendi gerçeğiyle karşılaşıp varoluş tereddüdüne girdiği zaman mutlaka açığa çıkacaktır. Yani bilinçli umutsuz insan, umutsuzluğunu bilmeyen bilinçsiz umutsuz insana göre hakikate daha yakındır.

 

 

Son olarak Kierkegaard’a göre bilgisizlik, umutsuzluğu yok etmekten veya onu umuda çevirmekten o kadar uzaktır ki tehlikelerin büyüğü bu bilgisizliktir. Bilgisizlikte, umutsuz kişi bir şekilde güvencededir ama kendi zararına güvencededir yani umutsuzluğun pençeleri arasındadır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bireyin varoluşunda bulunan hatta varoluşun bir parçası olan umutsuzluk ve kaygı bilince gelmediği veya açığa çıkmadığı müddetçe olumsuzdur. Olumsuzdur çünkü insan bu bastırılmış umutsuzluk ve kaygı içinde özne olamamakta, yanılgılı bir yaşamın serüveni içerisinde bu “dünyada olma” durumundan başka bir anlam ifade etmemektedir. Bilinçli umutsuzluk ise olumludur çünkü birey bu umutsuzluk temelinde kendi özbeniyle karşılaşmakta ve “oluş”unu varolaşa dönüştürmektedir.

 

 

            1.Ahmet Özcan, Sessizlik Senfonisi, Bakış Yayınları, İstanbul,1998.

2. Martin Heidegger, Varlık e Zaman, Agora Kitaplığı,İstanbul, 2011.

3.Prof.Dr. A.Kadir Özer, Kaygı, Sistem Yayıncılık,İstanbul,2002

4.Soren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Doğu Batı Yayınları, Ankara,2004.

5.Benedictus de Spinoza, Etica, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2011

6.Tevrat, Mısır’dan Çıkış, 3-14 bölüm.

7.Soren Kierkegaard, Korku ve Titreme, Qraf Yayıncılık, İstanbul, 2013.

8.Tevrat, Altıncı Emir.

9.Felsefe Sözlüğü/Felsefi Terimler Sözlüğü/ Felsefe.Gen.TR.

 
Etiketler: SOREN, KİERKEGAARD’IN, “ÖLÜMCÜL, HASTALIK, UMUTSUZLUK”U, VE, KAYGI, (ANKSİYETE), NIN, OLUMLANMASI, (3., BÖLÜM),
Yorumlar
Haber Yazılımı